KENDİNE AİT BİR MASAL

https://aybencumali.com/wp-content/uploads/2022/07/cocuk-atolyeleri-3.jpg

Ayşegül Çelik aslında bir yazar, bir akademisyen…   Öykü, şiir ve makaleleri bir çok dergilerde yayınlandı. Radyo oyunları TRT tarafından ödüllendirildi, Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın Kaynanam Nasıl Kudurdu romanından yaptığı uyarlama Devlet Tiyatroları tarafından sahnelendi. 2002-2007 yılları arasında ise Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı‘nda, dünya edebiyatı dersleri verdi. 2009 yılında, Şehper, Dehlizdeki Kuş adlı öykü kitabıyla Notre Dame De Sion Edebiyat Ödülleri‘nde mansiyon aldı; Kağıt Gemiler isimli öyküsü ise 2010 yılında Yunus Nadi Ödülleri‘ne layık görüldü. Kadın Öykülerinde Ankara ve Belki Varmış Belki Yokmuş gibi çok yazarlı projelerde de öyküleri bulunmaktadır. Ölmeyi Bilen Adam kitabıyla da Muhsin Ertuğrul’un hayatını kaleme alarak, tiyatroya olan sevgi ve vefasını da gösterdi.

Tüm kitaplarındaki masalsı anlatımlarıyla okurlarını büyüleyen Ayşegül Çelik aynı zamanda  kendi masalını da yaratıyor. Doğaya, hayvanlara, çocuklara fazlasıyla duyarlı bir sanatçı olarak çocuklarla ve hayvanlarla olan sevgi bağını Atölye Sangaloz adını verdiği markasıyla her geçen gün daha da pekiştiriyor.

Ayşegül Çelik’in bu yönünü kendisinden dinleyelim…

AC:Çok yönlü bir insan olduğunuzu biliyoruz. Bir yanıyla   yazar, bir yanıyla akademisyen, bir  yanıyla senarist, bir yanıyla aktivist, bir yanıyla sanatçı… Sizi Ankara’dan  Datça’ ya götüren ne oldu? Şehirden köy hayatına geçtiğinizde neler hissettiniz?

AÇ:Datça hikayemiz 1989’da buraya tatile gelmemizle başladı. Hemen bir yıl sonra annem ve babam yarısı bitmiş bir ev alarak buraya taşındılar. O zamanlarki Datça’yı anlatmak mümkün değil, o kadar güzeldi ki, o kadar olur.

Biz Faruk’la, bundan ancak 25 sene sonra, emeklilikleri falan hallederek gelebildik.  Ankara’dan direkt köye, Emecik’e yerleştik. İlk görüşte aşktı Emecik, müthişti. Anayolda, köyün önündeki otobüs durağında eski bir şemsiye dururdu, dolmuştan inen yağmurda onunla gider, sonra getirip yerine asardı.. Dedim ya, görürgörmez aşık olduk.

Elbette Ege köyüne yerleşmekle ilgili bütün klişeleri yaşadık; elimden büyük örümcekler, yatak odasındaki akrepler, araba çıkmayan yokuşlar… Bir de denk gelmişiz, o sıra köyün elektrik direkleri değişiyor. Günde 7 saat elektrik kesilir mi? Kesiliyor.

Aralık ayındayız, ocaktan bozma bir şöminemiz var, plan onunla ısınmak. Köylü kışın badem kabuğunu yakıyor sobada, biz Ankara’dan –15’lerden geldiğimiz için buradaki kışa delikanlılık taslıyoruz. Fakat bizim ocaklı şömine dümdüz bir bacayla direkt dışarı açılıyor. Odun yakıyoruz ama duman da, ısı da olduğu gibi dışarı gidiyor. Yağmur yağıyor hop sönüyor ateş, elektirik zaten yok. 2014 kışını kedilerimizle birlikte battaniyelerin altında geçirdik. Hep birlikte güzelce üşüdük. Ama sonra, birdenbire müthiş bir şey oldu, bahar geldi Emecik tepelerine. Aklımızı kaçırdık, santimetrekareye 10 farklı çiçek düşüyordu. Biz de o manzaraların sonlarına yetişmişiz.

AC: Atölye Sangaloz nasıl oluştu? Markanızın adı neden Sangaloz ?

AÇ: Kelimenin mucidi çocuklar. Ankara’da ilk seramik eğitimlerini aldığım güzelim Atölye Çamurdan’da, eline çamuru alan çocuklar hemen kıvırıp büküp bir salyangoz yapıyor ama ismini söyleyemiyorlardı. Bir kısmı ağız birliği etmiş gibi sangaloz diyordu buna. Seramik öğretmenim ve arkadaşım Funda’nın önerisiyle çocuklardan aşırdık bu kelimeyi.

 

AC: Bir yandan da çocuklara atölyeler düzenliyorsunuz, onlara sanatı , doğa ve hayvan sevgisini aşılıyorsunuz.  Bu şekilde dokunup sizin de  hayatını değiştirdiğiniz insanlar var mı?

AÇ: Var, hep birlikte değişip dönüşüyoruz… Çocuklarda kilitler daha sağlam oluyor, bir hayvandan korkmayı, bir fikrin yanlış olduğunu öğrediyse orayı kilitli tutuyor. Fakat kim kimden üstün diye soruşturmadan, birbirleriyle yarışmadan, sadece beraber olurlarsa,  sivrilikler törpülenmeye başlıyor. Birlikte eğlenebileceklerini, dalga geçebileceklerini farkediyor, farklılıklarını sevmeye yöneliyorlar. 5 yaşındaki Toprak, benim en küçük cam öğrencimdir. Onunla açık alevde cam boncuk yaptık. 7-8 yaşlardakilerle cam mozaik, biraz daha büyüklerle tiyatro atölyeleri yaptık… Bunların hepsi çok zevkli ve çok kolaydı. Aynı atölyeleri büyüklerle de yaptım, ne kadar yorulduğumu size anlatamam. Halbuki bir çocuk atölyesinden sonra koşup şarkı söyleyecek kadar enerjik oluyor insan.

AC: Yaptığınız bütün cam ve seramik  işlerinde neden daha çok  hayvan figürleri kullanıyorsunuz?  Doğa ve hayvanlarla olan bütünleşmeniz  siz de neyi değiştirdi?

AÇ: Dünyada en çok önemsediğim şey hayvanlar galiba. Yaşamdaki en dezavantajlı grup onlar. Bünyelerinde iyi olan ne varsa; sadakat, sessizlik, sevgi arayışı… hepsi aleyhlerine işliyor.  En çok baktığım yer de hayvanlar; gövdeleri, hareket ediş biçimleri, vücutlarının kurduğu anlamlar… Hepsini büyüleyici buluyorum.

Hayvanları anlamaya niyetlenince koskoca bir evren açıldı önümde. Çocukluğumda da hayvanlara bayılırdım ama ayrımlarım vardı. Mesela böceklerden çok korkardım. Şimdi anlıyorum, aslında korku değilmiş o duygu… Tanımadığım, bilmediğim bir şeye duyduğum heyecanlı uzaklık diyeyim… Bize böceklerden kaçınmak zorunluluğu öğretilmeseydi böyle olmazdı. Yıllar içinde aslında böceklerden değil, onlara zarar vermekten korktuğumu anladım. Bir böcek varsa onu mutlaka yok etmek gerektiğini öğreniyorsunuz; onlar pistir, hastalık getirirler, çoğalırlar, bir daha başedemezsin.. Ama ben böcekleri öldüremiyorum, ne olacak? Bir böcek görünce o bir yana ben öbür yana kaçıyoruz… Bacaklarım kızarıyor, yol yol kabarıyor, ne oldu, böcek gördüm… Hiç ayırmadan, büyük böcek, küçük böcek, kanatlı böcek, koşan böcek… Hepsinden korkup hepsinden kaçıyordum. İlk pozitif örnek babamdır. Böcek, sinek, örümcek… hiçbir şeyi öldürmez, hepsini bir şekilde gazeteye alır, atar. Güzel bir örnek ama zayıf, bin kişi öldürüyor, bir tanesi alıp dışarı bırakıyor… Böceklerle yüzleşmem, Datça’da oldu. Onların alanına girmemeyi, zarar vermemeyi öğrendim. Faruk da babam gibi, hiçbir şeyi öldürmez, uzaklaştırır. Yardım etti, zamanla ben de bunu yapabilir oldum. Tiksinti ve korkuyu geride kalınca insan kendini yeni bir alemde buluyor.

İnsanın yolu duyguyla, anlamla kesişmezse yolculuk anlamsız. 25. katta yaşarken de çiçek fidelemek, parkta kuşları, yolda kedi köpeği beslemek mümkün. Her fırsatı toprağa, taşa ellemek için kullanabilir insan. Annem 80 yaşına geldi, meyvelerin çekirdeklerini biriktirmekten onları toprağa sokuşturmaktan vazgeçmedi. Ankara’da balkonsuz evinde de böyleydi, şimdi kavuştuğu bahçesinde de böyle.

İçinde yaşadığımız sistemin bizi yokettiği sır değil. Aklımızı ona teslim ettiğimizde başlıyor yok oluş. Hiçbir şey seni mutlu etmiyor, herşey sentetikleşiyor Yiyecekleri kutularda, hayvanları kafeslerde, ilişkileri ekranda tercih etmeye başlıyorsun. Boşluk büyüyor, sen küçülüyorsun.

Hayatımın dersi, yavaş yavaş dünyayı farketmek oldu.. Benden küçüklerin ve büyüklerin evreninde de var olduğumu hatırlayarak yaşamak… Bazı şeyleri akla vurmayı hiç düşünmemişim. Neden 3 öğün yemek zorundayım, neden elmanın kabuğunu soymam gerekiyor, neden hiç pişirmediğimiz sebzeleri pişirmeyi denemiyorum, neden uykulu görünmek ayıp, neden canımız isteyince koşmuyoruz, neden cinsellik ayıp, neden cinsiyetsiz isimler bile cinsiyetli, sabah 4’te kalkmanın neresi kötü… Böyle uzar gider bu. Büyürken evde, okulda, büyükler arasında, televizyonda vs… ne kadar çok konuşulursa, ne kadar çok tekrarlanırsa o kadar öğreniyorsun, sonra unutuyorsun bunların sana öğretildiğini. Sanki kadim bilgilermiş, sanki onlarla doğmuşsun, tek doğru, tek gerçek buymuş gibi yaşayıp gidiyorsun. Derin bir uyku hali gibi. Koptuğunu, düştüğünü, kabuk tuttuğunu farketmiyorsun bile.

Oldum olası efsaneleri, masalları, mitosları severim. İçiçe açılan, üstüste kurulmuş dünyalar çeker beni. Perdeleri kaldırınca aslında hayatta gerçekten de böyle patikaların, gizli bahçelerin olduğunu hissediyor insan. Yalnızlığı yaşamaya, iyiliğin bulaşıcılığına inanırım. Bir kızılderili kadın veya bir Miyazaki karakteri olarak dünyaya gelmek ne güzel olurdu.

© Ayben Cumalı 2020 - Tüm Hakları Saklıdır.