Müzik Evrensel Bir Dil Diğer Kültürlere Saygı Duymanızı Sağlıyor

https://aybencumali.com/wp-content/uploads/2020/05/thumbnail-2.jpg

 

Çok önemli bir şirkette Mali İşlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürütüyor. Ama bu görev onu tanımlamaya yetmiyor. Çünkü o aynı zaman çok iyi bir müzisyen. Güven İlter, Robert Koleji’nden sonra Boğaziçi Üniversitesi Elektrik- Elektronik Mühendisliği’nde okumuş. Eğitim hayatı bu kadarla kalmayıp MBA yapmış. Başarısını eğitim, iş yaşamının yanı sıra müzikle de sürdürmüş. Kendisiyle müzik yaşamı üzerine bir röportaj gerçekleştirdim.

AC: Güven Bey sizi tanıyabilir miyiz?
Gİ:1965 yılında İstanbul’da dünyaya gelmişim. Orta öğrenim Robert Kolej, sonra Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği. Dönemin modasına uyup MBA, sonrası kariyer olarak hep finans ve bilgisayar çevresinde dönen işler… Medeni halim evli, iki çocuk.

AC: Müzikle nasıl tanıştınız?
Gİ:Yedi yaşındayken piyano dersi almaya başladım, ortaokuldayken, biraz da Amerikan okulu olmasının etkisiyle herhalde, değişik müzik türlerini öğrendik, biraz blues, biraz caz, biraz rock… O dönemlerde okulun kütüphanesinden bulabildiğim plakları alıp dinliyordum. Ama klasik müzikle icracı olarak fazla bir geleceğim olmadığı herhalde o zamanlarda ortaya çıkmıştı. Ciddi olarak müzikle ilgilenmeye başlamam üniversitededir. Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü o dönemlerde neredeyse bir okul gibiydi, o dönemlerde tanıştığım kişilerle, Tanju Eren, Tibet Ağırtan gibi, hala birlikte çalıyoruz.

AC: Müzik size neler kattı?
Gİ:Müziğin, özellikle benim çaldığım tür müziğin en önemli özelliklerinden biri, kendi görevinizi yaparken bir yandan gruptaki diğer kişileri dinlemek zorunda olmanız. Bu nedenle her şeyden önce bana bir ekip içinde bulunmayı, o ekibin bir parçası olmayı öğretti. Müzik aynı zamanda evrensel bir dil, diğer kültürlere saygı duymanızı sağlıyor. Normal şartlar altında iletişim kuramayacağınız kişilerle çok yakın ilişkiler geliştirebiliyor, çok ilginç işbirlikleri yapabiliyorsunuz. Örneğin, Instagram hesabımda paylaştığım bir parçanın üzerine Amerikalı bir müzisyen arkadaşımdan mesaj geldi, “mail adresini ver, sana bu parça için davul çalıp göndereceğim, eksik kalmış,” diye… Bu tür bir iletişimi ancak iyi bildiğiniz bir konuda yapabilirsiniz, maalesef çoğu zaman “iş” ilişkilerinin ötesine geçemiyor.

AC:Müzik konusunda neler yapıyorsunuz?
Gİ:Şu anda ağırlıklı olarak her türlü tuşlu çalgı çalıyorum, ağırlıklı olarak piyano, org ve synthesizer. Çaldığım diğer enstrümanlar için “çalıyorum” demek, o enstrümanları gerçekten çalanlara hakaret sayılabilir. Daha önce kısa bir süre konser organizasyonu yaptım ama müziğe “iş” olarak bakan ve bir “ürün”ün yanında hizmet verip müzisyenin emeğinden pay almayı bu kadar seven bir sektörde uzun süre kalamazdım, kalmadım. Evet, verilen hizmetler gerekli ama çoğu zaman müziğin ruhuyla taban tabana zıt işlerdi. Bir de, Açık Radyo’da 2004-2010 yılları arasında Mavi Tren adlı haftalık bir blues programı yaptım.

AC: Hangi müzik gruplarında çaldınız?
Gİ:Üniversitedeyken isimsiz bir grubumuz vardı, bunun dışında o dönemde tek tük, misafir olarak çaldım. O isimsiz grup daha sonra Patron Band adını aldı ve 1998-2005 arasında sahneye çıktı. Ben kurulduktan bir yıl kadar sonra katıldım. Daha sonra 2005-2015 arasında Bluesaint Blues Band’de çaldım. 2013-2015 arasında Tanju Eren’in ikinci solo albüm projesinde çaldım, hem stüdyo kayıtlarında, hem canlı performanslarda. Tanju’yla birlikte elektronik, funk, progressive birkaç değişik projemiz oldu ama şu anda nadasa yatırdık. 2016’dan beri Sabih Cangil Band’de çalıyorum, bir de Tibet Ağırtan’la birlikte kurduğumuz Organix adlı bir klasik rock’n roll ve blues grubumuz var.

AC: Müziğin iş ve özel yaşamınıza katkıları oldu mu?
Gİ:İş yaşamına pek bir katkısı olduğunu söyleyemeyeceğim, sadece benim müzikle ilişkimi duyanlar biraz şaşırıyorlar. Öte yandan müzik özel yaşamımın çok büyük bir parçası, uzun soluklu arkadaşlıklarımın büyük bir çoğunluğunun altında müzik yatıyor.

AC: İlerleyen döneme yönelik müzik konusunda ne gibi projeleriniz var?
Gİ:Bu aralar oluşturmaya başladığım bir elektronik müzik projesi var, dans müziği veya yüksek tempolu bir müzik değil, ama daha ambient, Berlin ekolü bir yapı var kafamda. Bu tarzı bir şekilde orkestra süiti yapısında oluşturmayı hedefliyorum ama henüz emekleme aşamasında. Onun dışında çalmaya devam.

AC: Gençlere müzik konusunda kendilerini yetiştirmeleri için neler öneriyoruz?
Gİ: Dinlemeyi. Her şeyin başında dinlemek, çok dinlemek geliyor. Şu anda Spotify, Apple Music, Youtube gibi mecralarda o kadar olanak var ki, kıskanmıyorum desem yalan olur. Bir yandan da “ohoo, bizim zamanımızda hiçbir şey yoktu, ondan bundan plak ödünç alır kasede çekerdik” söylemini de yapmak istemiyorum ama durum biraz böyle.

Müzisyenlik kolay bir iş değil, öyle fazla para kazandıran bir iş de değil, gelir güvencesi falan yok. Bu işi yapmak için çok sevmek gerekiyor. Ben her tür müziği aktif olarak dinlemeyi öneriyorum, analiz ederek, melodi, armoni ve ritmin nasıl üstüste oturduğuna bakarak, değişik türlerde değişik dönemlerde kimin ne yaptığını inceleyerek öncelikle teorik bir altyapı geliştirmek gerekiyor. Enstrüman hakimiyeti için ise çalışmaktan başka bir yol yok. “Mış gibi” yapmak işin kolay yolu ama kendine has bir tını, bir tarz elde etmek için şu meşhur, hep söz edilen on bin saati vermek gerektiğini düşünüyorum.

Tabii, çok iyi bir söz yazarıysanız ve üç dörtlük ve nakaratta çarpıcı ve çekici bir öykü anlatabiliyorsanız buna pek gerek yok. O zaman bu mesaiyi harcamış kişilerle birlikte çalmak yeterli.

AC: Bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gİ: Şans mı, şanssızlık mı olduğunu henüz çözemedim. Benim için bir şans oldu çünkü uzun zamandır yapmak istediğim işler vardı, bunları tamamlama fırsatı buldum. Bilgisayar başında hem audio hem video prodüksiyon tarafında eksiklerim vardı, hala çok eksiğim olmasına rağmen kendimi temel bütün işleri yapacak kadar geliştirdim. Bununla birlikte, müziğin en güzel tarafı, özellikle doğaçlamaya dayanan müzikler yaptığınızda, başka müzisyenlerle çalmak. Bunu yapamıyoruz, daha ne kadar devam edecek bilemiyoruz, bu kısmı da kişisel açıdan şanssızlık.

Ancak bu dönemde en kötü etkilenenler, başka bir geliri olmayan ve canlı müzik icra edilmesinden geçimini sağlayanlar oldu. Bunlar sadece müzisyenler değil, ses mühendisleri, sahne asistanları, teknisyenler, ekipman kiralayanlar, biraz daha genişletirsek canlı müzik çalınan mekanlar ve çalışanları. Sosyal güvence anlamında herkesin şöyle bir durup düşünmesi gerekiyor, bugüne kadar hep telif haklarını konuştuk, bu kadar zaman sonra hala sorunlar tam olarak çözülmüş değil. Ben bu dönemde ve sonrasında özellikle canlı müzik icrasında yapısal bazı değişiklikler olacağını umuyorum.

Daha genel anlamda söylenecek fazla bir şey yok, sadece bu dönemden sonra umarım daha iyi bir dünyada yaşarız.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

© Ayben Cumalı 2020 - Tüm Hakları Saklıdır.