Seramiğe Sevecenlikle, Aşkla,Tutkuyla Dokunmak, Sabırla Pişirmek Gerekir…

https://aybencumali.com/wp-content/uploads/2020/04/denizonur-portre-1280x2188.jpg

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü öğretim üyesi ve seramik sanatçısı Doç. Deniz Onur Erman‘la bir röportaj gerçekleştirdim. Röportajımda şöyle dedi: ‘Çok iyi bildiğim bir şey vardır ki; öfkeyle, hırsla ve zorlamayla dokunulmaz çamura. O şekilde yapılamaz seramik. Sevecenlikle, aşkla, tutkuyla dokunmak, sabırla pişirmek, her aşamasından, her anından keyif duymak gerekir’

Kendinizden bahseder misiniz biraz? Çamurla ne zaman tanıştınız, bu alanda eğitim almaya nasıl karar verdiniz?
Çocukluğumda en sevdiğim şey boyalarla, oyun hamurlarıyla, kartonlarla, çeşitli malzemelerle kendime yeni oyuncaklar yapmak ve onlarla saatlerce sıkılmadan büyük bir keyifle oynamaktı. Her zaman başarılı bir öğrenci oldum, istediğim alanı ve mesleği seçebilir ve onun eğitimini alabilirdim. Tek yapmam gereken en çok neyi sevdiğime karar vermekti. Ben de sanatın tüm hayatım boyunca sürdürebileceğim mesleğim olabileceğini düşünmeye başladım. Bu nedenle liseyi bitirip de Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girmeyi tercih etmem çocukluk hayallerimin bir uzantısıdır. Yaşadıkça gördüm ki; zaten sanat bir meslek değil, bir yaşam biçimi, bir hayat algısıymış.

Türkiye’deki şanslı gençlerden olduğunuzu söylüyorsunuz bir röportajınızda. Ailenizin size desteği nasıldı, sanata yönelmenizde?
Ailem konusunda çok şanslıydım, özgür ve cesur yetiştim. Beni mutlu eden şeyi bulup peşinden gittim. Kararlarıma güvendiler, destek oldular. Benim ailemde “eğitim” en değer verilen ve yüceltilen kavramdır. Sanatı seçmem kendi yolumdu, akademisyenliği seçmemde ise babamı örnek aldığımı söyleyebilirim. Sizi en mutlu eden şeyi bulur ve bunu mesleğiniz olarak seçerseniz, hayatınız boyunca işe gidiyor gibi hissetmezsiniz, bir de üzerine para kazanırsınız.Aynı görgüyle şimdi de kendi çocuklarımı yetiştirmeye çalışıyorum. Anne-baba olarak çocuklarımızın hayatında birer yoluz, onlar bizim projelerimiz değiller. Kişisel farklılıklar kıymetlidir.

Güzel sanatlarda ilk olarak iki sene resim okuduğunuzu biliyoruz. Seramiğe nasıl geçiş yaptınız? Karar vermenizde ne etken oldu?
Çamurla tanışmam, 1997 senesinde Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümüne girmemle başladı. Öncesinde Gazi Üniversitesi’nde 2 sene Resim eğitimim olmuştu ancak çamura dokunmak, hacimle ve 3. boyutla uğraşmak beni daha çok cezbettiği için yoluma kil ile Hacettepe Üniversitesi’nde devam ettim.

Okul yıllarında, seramik alanında kimlerden etkilendiniz? Hocalarınız kimlerdi?
Ben üniversitedeyken internet yeni yeni hayatımıza giriyordu. Görsel, işitsel bu kadar fazla materyal yoktu ve eğitim malzemelerine ulaşmak da günümüzdeki kadar kolay ve ucuz değildi. Bu yüzden sanat oturduğumuz yerden, önümüzdeki ekranların içinde değil, dışarıdaydı. Biz sergileri, bienalleri, sanat etkinliklerini hiç kaçırmayan, kütüphanede araştırma yapmayı bilen, sempozyumlara, panellere hocalarımızın zoruyla ya da not korkusuyla değil, can-ı gönülden koşa koşa giden bir nesildik. Hacettepe Üniversitesi’nde kimileri şu anda hayatta olmayan kıymetli hocalarımla çalıştım. Paris’de Louvre Müzesi’nde rahmetli Prof. Kaya Özsezgin Hoca’mdan Rembrant’ı dinleme şansını dahi yakalayabilmiş mutlu ve şanslı bir öğrenciliğim oldu.

Seramik söz konusu olunca okuldaki 4 senelik eğitimin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?
Seramik söz konusu ise değil 4 sene bir ömür bile yeni şeyler öğrenmenize yetmez. Amatör bir ruhla, her zaman yeni şeyler öğrenmeye hazır ve istekli olmalısınız, “ben oldum, ben piştim” diyemezsiniz. Dediğiniz an, o ruhu, o aşkı kaybeder ve sadece kendinizi tekrarlamaya başlarsınız. Gelişemezsiniz. Devamlı donanımınızı arttırabilmek için hep o içinizdeki isteği taze tutmalısınız. 4 senelik Lisans ve 2 senelik Yüksek Lisans eğitimim boyunca seramiğin, kilin, çamurun, ateşin, sırın, atölye çalışmalarının, 3 boyutlu formlar üretmenin benim için ne büyük bir heyecan, keyif ve vazgeçilmez bir tutku olduğunu anladım. Ama yetmedi. Bizim dönemimizde fakültede kaba malzemeler ve düşük pişirim kullanılıyordu. İmkanlarımız sınırlıydı. Oysa ben figür çalışıyordum ve porselen malzemeyi heykelsi figürlerimde kullanmak ve yüksek pişirim teknolojisini öğrenmek istiyordum. Eğitimime 2003-2005 tarihleri arasında İngiltere’de University of Wales Institute Cardiff (UWIC)- Art And Design- Seramik Bölümü’nde devam ettim. Burada porselen ve yüksek pişirim teknolojileri üzerine çalıştım M.A. Attachment programını tamamladım ve seramik sanatında beni asıl cezbeden ve sanat anlayışıma, tarzımın oluşmasına yön veren asıl malzemeyle yani porselenle çalışmaya başladım.

Seramik sanatı ne ifade ediyor sizin için?
Seramik; kendimi en iyi ifade edebildiğim, düşüncelerimi görselleştirebilmemi ve hayata bakışımı somutlaştırabilmemi sağlayan en güzel yoldur. Ana dilim, en çok zorlandığım bir o kadar da hakim hissettiğim tutkumdur.

İngiltere serüveniniz var bildiğimiz kadarıyla. Biraz oradaki çalışmalarınızdan da bahseder misiniz?

İngiltere’de geçirdiğim bu 2 senelik eğitim ve yaşam süreci, sanatsal olarak kendimi tanımamda, anlamamda, bulmamda ve hayatımın geri kalanında yapmak istediğim şeyin kararını vermemde çok önemli rol oynayan bir süreçtir. Oradaki akademik eğitimin temeli Neden?, Nasıl? Ne için? Sorularıyla devamlı öz eleştiri yapmaktan geçiyordu. Sebep-sonuç ilişkileri önemliydi. Salt teknik ya da estetik açıdan bir değerlendirme değil, yapıt üzerinden sosyolojik-psikolojik-felsefi pek çok sorunun cevabını vermeye yönelik bir sistemleri var. Bizim eğitim sistemimizden farklı bir bakış açısı sağlıyor bu. İngiltere’de eğitimimi tamamladıktan sonra tekrar Türkiye’ye döndüm ve 2007 senesinde Hacettepe Üniversitesi G.S.F. Seramik Bölümü’nde Sanatta Yeterlilik Programına başladım ve aynı dönemde Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde de Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladım. 2009’da “Seramik Sanatında Yırtıcı Kuş Figürleri Üzerine Kişisel Uygulamalar” konu başlıklı tezimle Sanatta Yeterlik diplomamı aldım. 2013 senesinde Ankara’da kendi seramik atolyemi kurdum. 2015’de Doçentlik unvanımı aldım. Halen Akademik ve idari görevlerimi ve sanat çalışmalarımı Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’ nde devam ettirmekteyim. 2 tane de küçük çocuğum 1 de kedim var.

Akademik hayatın kendine göre zorlukları var elbette. Bunlar iş yoğunluğundan değil, insan egolarından kaynaklanan zorluklar genelde. İşin bu tarafına konsantre olmamayı tercih ediyorum. Akademik hayatın en güzel yanı üniversiteli gençlerle çalışıyor olmak. Bilgi ve birikimlerinizi onlarla paylaşıyor olmak. Bu insanı dinç, genç ve enerjik kılan bir şey. Ayrıca akademik ortamın sanatımı besleyen çok da büyük katkıları oluyor. Sizinle aynı dili konuşan diğer sanatçılarla iletişim ve paylaşım sağlıyor. Yurt dışındaki sempozyum, kongre ve çalıştaylara katılmak, başka ülkelerdeki sanatçıların nasıl üretimler yaptıklarını görmek, beraber aynı atolyelerde eserler üretmek, yine insanı çok geliştiren şeylerin başında geliyor. Sadece atolyenize kapanıp kendinize yoğunlaşırsanız bir süre sonra tekrarlar başlar. Akademik yayınlar yapmak, araştırmalarınızı yazıya dökmek, kongrelere, yarışmalara, bienallere katılmak, öğrenciler yetiştirmek..vb çalışmalar akademisyen olarak sanatınıza büyük katkılar sağlıyor.

Porselene hükmetmek, kilden daha zor olsa gerek. Zamanla porselenle aranızda ortak bir dil mi geliştirdiniz, nasıl aştınız bu zorluğu?

Seramiğin her aşaması sabır ve emek ister. Malzemenin doğasından kaynaklanır bu. Şekillendirilmesi, kurutulması, çatlaması, kırılganlığı, tekrar tekrar pişirilmesi, kimyası, paketlenmesi, taşınması, sergilenmesi.. her aşaması özen gerektirir. Hani tiyatro sanatçıları sahne tozundan bahsederler ya, işte seramiği aşkla, tutkuyla yapan her sanatçı da seramiğin, kilin tozunu bir kere yutmuştur ve tüm zorluklarına rağmen inatla seramiğe tutkuyla bağlanmışsa işte bu tozun büyüsündendir. Fırında pişirim ve sırlama süreci çok heyecan vericidir. Yıllarca deneyim kazansanız da o sır fırınının kapağını açacağınız an büyük heyecan duyarsınız. Bazen işler ters gider, emek emek yaptığınız eser fırından paramparça çıkabilir, yılarsınız, küsersiniz, bırakırsınız. Sonra en baştan tekrar başlarsınız. Maddi manevi insanı çok zorlar ama yine de vazgeçemezsiniz. Tutku işte. Her kilin farklı bir dili vardır. Plastikiyeti, kırılganlığı.. yeni bir kille çalışmak onun dilini çözmeye çalışmak ilk etapta zordur. “kili yola getirmekten” kastettiğim bu. Ne kadar çok çalışırsanız o kadar deneyiminiz artar. O kille sınırlarınızı genişletmeye başlarsınız. Deneyimlerime göre serbest elle çalışılması en zor kil ise porselen. Defalarca bırakıp bir kenara attım sonra tekrar tekrar şekillendirmeye çalıştım. Figürlerimde istediğim etkiyi en iyi veren kil de porselen bu nedenle tüm zorluklarına rağmen onunla çalışmayı seviyorum. Kalıp kullanmadan, sadece elde şekillendirerek, 85-90 cm’lik deformasyonsuz, içi boş porselen figürler yapabilmek, 1260°C’lik yüksek pişirim sırlarına hakim olabilmek bu zor malzemenin dilini çözebildiğimi, zoru başarabildiğimi hissettiriyor.

Figüratif seramik çalışıyorsunuz. Hangi aşamalardan geçiyor bir ürün ellerinizde? Ve çalışmalarınızda daha çok kullandığınız figürler neler?

Yüksel Lisans tezimin konusu seramikte figüratif anlatımlar üzerineydi ve özellikle de üç boyutlu çalışmalarda figüratif öğeler her zaman ilgimi çekiyordu. Son 15 senedir yapmakta olduğum kadın vücutlu stilize edilmiş kuş yüzlü, ince uzun porselen formlarımın ortaya çıkışı İngiltere’de bulunduğum döneme denk geliyor. Kısaca özetlemem gerekirse; oradaki hayatımı bir göçmen kuşun hayatına benzetiyordum ve bu formlarda aslında kendimi model alarak yaptığım bir anlamda kendi soyutlamalarım diyebilirim. Yazları tatilde Türkiye’ye gelişim, kışları tekrar İngiltere’ye dönüşüm, tek başıma ayaklarımın üzerinde duruşum, özgür oluşum, özgürlüğümün kendi ellerimde oluşu gibi durumlar beni bu anlayışta formlar yapmaya itti ve bir seri halinde özgürlüklerini kendi ellerinde taşıyan kuş-kadınlarımı yaratmaya başladım.

Aynı konu zamanla farklı serilere dönüşerek çeşitlenerek bu güne kadar geldi. Elinde kafesi olan, kendi kafesini kırıp parçalayan, kafesini arkasına gizleyen kuş-kadın formları şeklinde farklı biçimlerde ele alarak işlemeye başladım. Zamanla figürler evrildi, büyüdü, çeşitlendi. Hayatta ne yaşıyorsam, ne ile karşı karşıya kalıyorsam bunlar figürlerim olarak şekil bulmaktadır. “Savaşçılar”, “Tutsaklar”, “Zaman Savaşçıları”, “Anadolu Tanrıçaları”, “Büyülü Bahçe” adlarında seriler oluştu. Hala da bu anlayışta çalışmalar yapmaya devam ediyorum.

Hayatta etkileşim halinde olduğum her şey bana ilham verir. Yaşadığım şeyler, şahit olduğum bir olay, seyahatler, tanıdığım yeni insanlar, hayvanlar, anlık bir görüntü, mutlu bir gün, üzücü olaylar, verdiğimiz savaşlar, karşı durduklarımız, mücadelelerimiz, hamilelik süreci, annelik, çocuklar kısacası yaşamımın içinde yer alan ve beni etkileyen şeyleri hikayeleştirip çamurdan hikayelere dönüştürüyorum. Sonra biçimlendirdiğim formları, sırlayıp ortalama 1260 derece seramik fırınında pişirip eserlerimi oluşturuyorum. Hep aynı ortamın içinde yaşamak, günlük hayatın getirileri ve sorumluluklar üst üste geldikçe yaratım süreci yavaşlıyor. İşte böyle zamanlarda seyahat etmek sanatsal anlamda beslenmemi ve yenilenmemi sağlayan çok önemli bir şey. Seyahat etmek en büyük keyfim. Yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak, yurtdışındaki sanat müzeleri ve galerileri gezmek, yeni sanat malzemeleri almak ve ülkme döndüğümde monotonluktan kurtulmuş, pek çok yeni fikir ve heyecanla yeni üretimlere başlamamı sağlıyor.

Bir röportajınızda, ‘Her şey bir oyun aslında’ diyorsunuz. Kilden ürünler tasarlamak da bir oyun gibi mi geliyor? Biraz açar mısınız bunu?
Evet her şey bir “oyun”. Atolyede çalışmak, duygularınızı, aklınızın içindekileri çeşit çeşit malzemelerle kurgulayarak yeni ve biricik eserler halinde ortaya koymak. Sonra da onları sergileyerek insanlara sunmak.. hepsi bir oyun. Çocukken saatlerce boyalarla, kartonlarla keyifle oynadığım oyunları yetişkinliğimde kil ile sürdürdüğüm bir oyun.

Seramik serilerinden bahsebilir misiniz?

Porselen figürlerim asıl konum olmakla beraber başka seramik çalışmalar da yapıyorum. Baykuş temalı duvar karoları ve yüzey çalışmalarım var, “kuş evleri” serim var, en son serim “seramik duvar saatleri” var. Figüratif eserlerim yoğun bir konsantrasyon ve büyük bir efor gerektiren, uzun zaman alan çalışmalar olduğundan daha küçük ölçekli, daha kısa sürede tamamlayabildiğim bu tarz çalışmalarla biraz nefeslenme fırsatı yaratıyorum kendime. Bu tarz çalışmalar üzerinde deneysel sır ve doku denemelerimi yapıp daha sonra daha büyük daha kompleks eserlere aktarabiliyorum.

Hem kıyafetlerinizde, hem de çalışmalarınızda canlı renkler göze çarpıyor. Renkli olmayı, renk vermeyi seviyorsunuz sanırım…
Renkleri çok severim, vazgeçilmezim. Kendimi bildim bileli hep canlı, parlak, sıcak renkler mutlu etmiştir beni.

Çalışmalarınızı sergide insanlarla buluşturmak, size ne hissettiriyor?

İşim konusunda çok titiz, disiplinli ve mükemmelliyetçi bir yapıya sahibim. Çok sık kişisel sergi açmam. Biraz biriktirmek, iyice çalışıp, yeni eserler üretip, yeni donanımlarla farklı işler ortaya koymak isterim. Kendi öz eleştirimi sürekli yaparım, içime sinmeyen hiçbir eserimi sergiye çıkarmam. Altına imzamı attığım her eserim de sonuna kadar beni yansıtır. Ortaya koyduğum her eserim gerek teknik açıdan olsun, gerek hikayesiyle, alt yapısıyla, gerekse barındırdığı mesajlarıyla benim içime yüzde yüz sinmelidir ki sergileyebileyim. Üretim sürecinde eserlerimle özdeşleşirim, onlarla bağ kurarım bu nedenle gelebilecek her soruya eksiksiz verecek cevabım vardır.

En son sergim Ankara’da Galeri Soyut’ta “Siyah Kuğu Beyaz Kuğu”, sanatseverlerle buluştu. 48 parçadan oluşan büyük bir sergi oldu. Porselen figüratif heykellerimden, yüzey-duvar çalışmalarıma, kuş evlerinden duvar saatlerine kadar farklı anlayışlarda ürettiğim yeni ve zengin, çok da içime sinen bir sergi oldu. Sergiye adını veren “Siyah Kuğu Beyaz Kuğu” aslında bir metafor. Bir şeyleri salt beyaz ya da salt siyah algılamak bizim elimizde. Peki bakış açımızı bir parça değiştirdiğimizde o bembeyaz algıladığımız şeyin içindeki karartıları ya da simsiyah algıladığımız şeyin içindeki beyazlıkları göremez miyiz? Siyah-Beyaz, tıpkı Yin Yang gibi.

Bazı figüratif çalışmalarınızda (Savaşçılar serisinde) seramiği kuş tüyüyle buluşturmuşsunuz. Kuş tüyünün yumuşaklığı, hafifliği ile seramiğin sertliği, kırılganlığı arasında bir ahenk oluşturmuş. Biraz bahseder misiniz bu çalışmalarınızdan da?

Seramiklerim bana benzer. İçinde zıtlıkları, inatlaşmaları, ince detayları ve sabrı barındırır. Sertlikle yumuşaklığın, sağlamlıkla kırılganlığın, teklikle çokluğun, kontrollülükle rastlantısallığın, çocuksulukla olgunluğun, tek bir bütünde dengesini kurmaya çalışırım hep. Bazen üzerine biraz mizah eklerim. Zıtlıkların dengesi derken bunu teknik olarak da yapmaya çalışıyorum. Dokulu bir yüzey ile sade dokusuz yüzeyleri, biçimsel karşıtlıkları, anlamsal zıtlıkları aynı form üzerinde dengelemeye çalışıyorum. Bu noktada kil ile farklı materyalleri birlikte kullanmak da yine eserlerime anlamlı ve dengeli bir zıtlık sağlıyor. Ahşap, deri, metal, yün, kuş tüyü..vb pek çok farklı malzemeyi ikincil olarak seramiklerimle beraber kullanmaktayım.

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

© Ayben Cumalı 2020 - Tüm Hakları Saklıdır.